Proboscis_maymunu

Proboscis maymunu aynı zamanda uzun burunlu maymun olarak da bilinir. Bu maymun türünün en belirgin özelliklerinden biri erkeklerinin burunlarının oldukça uzun (7inch) olmasıdır. Bu burunlar hem çiftleşmede hem de uyarı çağrılarını genişletmek amacıyla oluşturulan bir çınlama çemberi olarak kullanılmaktadırlar. Herhangi bir nedenle huzursuz olursa maymunun burnu kanla dolar ve çıkardığı sesler daha gür ve belirgin bir hale gelir.

Erkek maymunlar dişilere nazaran çok daha büyüktürler ve boyutları 72 cm’i bulabilir kuyruğu ile bu uzunluk 75 cm’e kadar çıkar kiloları ise yaklaşık 25 kg’dır. Dişi maymunlar ise 60 cm uzunlukta ve 12 kg ağırlıktadırlar. Proboscis maymunları boyut olarak dişi ve erkek arasındaki farkın en belirgin olduğu maymun türüdür.

Proboscis maymununun aynı zamanda çok büyük bir midesi vardır. Sindirim sistemi kompartmanlara ayrılmıştır; bu kompartmanlarda bulunan bakteriler selülözü sindirir ve yapraklarda bulunan toksinleri etkisiz hale getirirler. Bu sayede maymun yaprak yiyebilir. Proboscis maymununun midesi tüm vücudunun dörtte birini oluşturur. Bu benzersiz sindirim sisteminin yan etkisi ise olgunlaşmış meyveleri sindiremiyor olmasıdır; bu nedenle proboscis maymununun diyetini tohum yaprak ve olgunlaşmamış meyveler oluşturur.
uzun-burunlu-maymun

Dişiler 5 yaşındayken cinsel olgunluğa ulaşırlar. Genel olarak Kasım – Şubat ayları arasında olan çiftleşme döneminde birleşme sadece yarım dakika sürer ve yeni bireyin doğması Mart – Mayıs aylarında gerçekleşir (170 – 200 gün).

Borneo adasında endemik olan bu tür ayrıca Burnei, Endonezya ve Malezyada’da bulunabilir. Genel olarak sahillerde ve nehir kenarlarında yaşarlar. Ayrıca bataklık ormanları, bodur bataklık ormanları, kauçuk ormanları, kalker tepe ormanlar, tropikal ormanlar ve sarp kayalıklarda da bulunabilirler. Suya oldukça yakın yaşamayı tercih ederler yani en sucul primatlardandırlar ve iyi de yüzücüdürler. Su altında 20 metre kadar yüzebilmektedirler. Sucul olmalarından dolayı, bazılarının baş avcılarından olan timsahlardan kaçabilmeleri için ayakları perdeli bir şekilde evrimleşmiştir.

Bir çok enteresan özelliği olan bu türün bir diğer enteresan özeliği de mevsimsel olarak diyetlerini değiştirmeleridir. Ocak – Mayıs ayları arasında meyve yerlerken Haziran ve Aralık ayları arasında yaprak yemektedirler.

Fakat ne yazık ki insanoğlu bu türün de sonunu getirmek üzere… Koruma altına alınan türlerden biri olan Nasalis larvatus’un 1977 yılında 6.400 civarında bulunduğu tahmin edilirken, son yapılan sayımlarda bu sayının 1.000e gerilediği görülmüştür. Borneo’da bu türü avlama yasağı getirlimiştir.

Sinekkapan bitki

Sinekkapan bitkisi veya Venüs Sinek Kapanı veya Böcekkapan bitkisi, Dionaea muscipula familyasından, ABD’nin güneydoğusundaki sulak alanlarda yetişen, böcek ve örümcekgiller ile beslenen bir bitki. Çok yıllık bir bitki olan sinekkapan, etçil bir bitkidir. Dikenli yapraklarını kapatarak, yaprağın üzerinde bulunan avını sıkıştırır. Özel sindirici sıvı salgılayarak avını öldürür ve beş ila yirmi gün arasında sindirir. Araştırmalar sonucunda böcekkapan bitkisinde elektrik içeren bir mekanizmanın olduğu iddia edilmiştir. Bitki yapraklarının iki ucunda yer alan üçgen şeklindeki üçer tüyün, fiziksel uyarımları elektriksel uyarılara dönüştürebilme özelliği olduğu ve avın yaprak üzerindeki hareketi ile bitkinin elektrik mekanizmasını kullanarak avını yakalayabildiği saptanmıştır.

Sinek Kapan bitkisi peat moss adı verilen baltık torfunda yaşar. Bu torf minerallerden arınmıştır. Bitki kökü ile alamadığı besini alabilmek için evrimleşmiş ve kapan ile avlarını yakalamaya adapte olmuştur. Bitki gereken tüm ihtiyaçlarını kapanları sayesinde almaktadır.

Sinekkapanın rozet biçiminde yayılmış dört ile sekiz yaprağı ve şemsiyemsi beyaz çiçeklerle son bulan bir sapı bulunur. Her yaprağın ayası uca doğru ip gibi uzar. Bunun iki yanında bir menteşenin iki kanadı gibi bakışımlı ve yassı iki lop yer alır. Lopların kenarları kıllarla çevrilidir. Üst yüzlerinin ortasına doğru en küçük temasa bile duyarlı, üç sert kıl vardır. Bir böcek bu kıllardan birine bir kez dokunursa kapan kapanmaz. Bir kıla dokunduktan sonra başka bir kıla veya yirmi saniye içinde tekrar aynı kıla dokunursa kapan menteşemsi iki kanadı harekete geçerek üst üste gelir ve kenardaki kıllar birbirine girerek hayvanı içeriye hapseder. Bunun amacı yanlış alarmları önlemektir.

Tuzağın dişleri aralık kalacak şekilde kapanır. Bu sayede yaprakta yer alan büyük av küçük aralıktan kaçamazken, küçüklerin kaçmasına izin verilmiş olur. Bitkinin kapanı yalnızca üç defa tuzak kurabilir ve bitki bu yüzden büyük avları tercih eder. Kapanın kapanma hızı, nem miktarı, ışık, avın boyutu ve genel yetişme koşulları gibi etkenlere bağlı olarak değişebilir. Yaprak üzerindeki avın kaçmak için çırpınma hareketi, bitkinin avını daha kolay sindirmesine yardımcı olur. Yaprağın üzerinde bulunan çok sayıda küçük salgı bezi, proteolitik, asitli bir öz su salgılar. Bu sıvı, böceği öldürerek yumuşak kısımlarını eritir, bitki bu erime ürününü soğurur ve tuzak birkaç hafta sonra tekrar açılır. Kuruyan kapanlar bitkiye zarar vermemesi için kesilir. Her kapanın sadece bir kerelik ömrü yoktur. Yağmur suları kapanı tetiklemez. Yanlışlıkla kapanan kapanlar yaklaşık yarım saatte açılır. Bitkinin üzerinde geliştiği turbalı toprakların azot eksikliğini gidermek üzere bu şekilde elde edilen azotlu besinleri kullandığı sanılmaktadır, ama bu kesin bir olgu değildir.

Bilim insanları, sinekkapan bitkisinin Drosera (sundews) ile yakından ilişkili olduğu sonucuna varmışlardır.

Sinekkapan bitkileri, tohumdan yetiştiği zaman dört veya beş yılda olgunluğa ulaşırlar. Doğru koşullarda yetiştiği takdirde ise yirmi ila otuz sene yaşayabilirler. Sinekkapan bitkisi, kış aylarında domancy ismi verilen bir kış uykusuna yatarlar. Bu uyku döneminde kapanları kararır ve dökülür, bitki normal görünümünden uzaklaşır. Bahar ayı geldiğinde ise bitki tekrar yeni kapanlar oluşturarak eski görünümüne kavuşur. Genç bitkiler ilk birkaç sene boyunca kış uykusuna ihtiyaç duymazlar.

baş ağrısı

Baş ağrıları çeşitli nedenlerden kaynaklanır. Bunlar; şöyle sıralanabilir. Aşırı yemekten sonra görülen veya açlıktan kaynaklanan baş ağrıları. Göz, kulak veya burun hastalıklarından kaynaklanan baş ağrıları. Ateşli hastalıkların neden olduğu baş ağrıları. Alkol kullanmanın neden olduğu baş ağrıları. Kafa bölgesinde meydana gelen, kırık, ezik, çatlak veya sarsıntılardan kaynaklanan baş ağrıları. Beyin urlarının neden olduğu baş ağrıları. Kahve tiryakilerinde kahvesizlikten doğan baş ağrıları. Kabızlık çekenlerde görülen baş ağrıları. Saralılarda görülen baş ağrıları. Çikolata, sarımsak, lahana, yeşil biber, kuru yemiş yedikten sonra görülen, alerjik baş ağrıları. Menenjit hastalığının neden olduğu baş ağrıları. Fazla miktarda şekerli yiyecek yemekten doğan baş ağrıları. Diş hastalıklarının neden olduğu baş ağrıları. Fazla çalışma ve ruhi çöküntülerin neden olduğu baş ağrıları. Baş ağrılarının gerçek nedenini bulabilmek için mutlaka doktora başvurulmalıdır

İnsanoğlu beynin sırlarını hala tam anlamıyla çözebilmiş değil. Çözemediği sırları Mikelanjelo’ nun tablosundaki mistik, Tanrısal görüntü ile bir nebze olsun anlatmaya çalışmışlar. Beyin kadar baş ağrıları da tam anlamıyla izah edilebilmiş değil. Buna karşılık ağrı kliniklerine en çok başvuran hastaların başında, baş ağrısından yakınanlar gelmektedir. Burada sizlere baş ağrısı konusunda detaylı tıbbi bilgi vermek istemiyorum. Günlük hayatta size yardımcı olabilecek tarzda bazı özet bilgileri tıbbi lisan kullanmadan vermeye çalışacağım. Baş ağrılarını ana hatları ile ikiye ayırabiliriz.

1- BEYİNİN DİREKT OLARAK HASTALANMASIYLA OLUŞAN AĞRILAR
2- BEYİN DIŞI SEBEPLERE BAĞLI OLARAK OLUŞAN BAŞ AĞRILARI

BİRİNCİ GRUP Doğrudan beynin hastalanması söz konusudur. Örneğin; beyin tümörleri. Kafa içinde büyüyen tümörler beyine baskı yaparak baş ağrılarına sebep olurlar. Yine kafa içinde gelişen bazı beyin kanamaları zaman içerisinde büyüyerek beyine bası yapar ve baş ağrılarına sebep olurlar. Beyin damarlarının ani daralma ve gevşemesi neticesinde Migren adı verilen baş ağrıları ortaya çıkabilir. Bütün bu sebepler beyinin doğrudan kendi yapısındaki nedeniyle oluşmaktadır. Burada önemli olan bu gruptaki baş ağrılarının son derece önemli sebeplere bağlı olmasıdır. Teşhis ve tedavi edilmedikleri taktirde hastanın ölümüne kadar varan kötü sonuçlar ortaya çıkabilecektir.

İKİNCİ GRUP Bu gurupta beyin sağlamdır. Kafa içinde baş ağrısı yapacak bir hastalık yoktur. Baş ağrısı tamamen beyin dışı sebepler bağlıdır.

Örneğin HİSTERİK BAŞ AĞRILARI.. Tamamen psikolojik, sinirsel nedenlerle meydana gelir. Kas kasılması, yüz, boyun, baş kaslarının aşırı kasılmasına bağlıdır. Yani olay tamamen beyinin organik yapısı dışındadır. Bu nedenle birinci grup kadar riskli değildir.

BAŞ AĞRISINDA ÖNEMLİ OLAN, ÖNCELİKLE AĞRININ HANGİ GURUBA GİRDİĞİNİ TESPİT ETMEKTİR. Prensip olarak uzun süreli baş ağrısı olan her hastaya öncelikle bilgisayarlı beyin tomografisi çekilmesini öneriyorum.

Selahaddin Yusuf bin Eyyub doğum 1138, Tikrit – ölüm 4 Mart 1193, Şam), Mısır ve Suriye sultanı, Eyyubi hanedanının kurucusu olan hükümdar. Hıttin Muharebesi ile 2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlı kuvvetlerinden alarak kentte 88 yıl süren Hıristiyan egemenliğine son verdi, akabinde Hıristiyanların düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirdi.

Soyu ve ailesi

Selahaddin Eyyubi’nin ailesinin kökeni Yemen Araplarına dayanır. Bu aile daha sonra o dönem yaşadığı Basra’dan Azerbaycan’a göç etmiş, bölgedeki Kürt aşiretlerinin etkisiyle Kürtleşmişlerdir. Daha sonra Suriye deki Selçuklu atabeyi, Türk sultanı Nureddin Zengi’nin çağrısına uyan babası, Suriye’ye göçtü. Önceleri Kürt toplumunun içinde Kürtleşen bu Arap kökenli aile, Şam’a yerleştikten sonra da Türklerin arasında Türkleşti. Yani Selahaddin Eyyubi’nin soyu ve ailesi, önce kürtleşen, sonra da türkleşen Yemen Araplarına dayanır. Bunda ailesinin yaşadığı çevre, içinde bulunduğu toplum etkili olmuştur. Selahaddin Eyyubi’nin kardeşlerinin isimlerinin Turanşah, Tuğtekin, Böri, Şahinşah ve Adil Ebu Bekir olması da bu Yemen Arabı ailenin sonradan Türkleştiğinin göstergesidir.

Selahaddin Eyyubi’ye (Kudüs Fatihi) tarih boyunca farklı etnik kökenler atfedilmiş, çeşitli milletler mirasını sahiplenmişlerdir. Yaygın görüş Selahaddin’in Kürt kökenli olduğu yönündedir ancak Türk veya Arap olduğu yönünde görüşler de vardır. Öyle ki, El-Hazrecî’nin Eyyubileri ve Memlükleri anlatan eseri “Târihu Devleti’l-Ekrâd ve’l-Etrak” (Türkçe: Kürt ve Türk Devletinin Tarihi) ismini taşımaktadır (Mehmet Bayrak’a göre “ve’l-Etrak” kelimesi sonradan eklenmiştir).

Ramazan Şeşen Selahaddin Eyyubi’nin Revvadi aşireti Kürtlerinden olduğunu ancak Revvadilerin Kürtleşmiş, Ezd kabilesinden Yemenli Arap olduklarını ve tarihçi El-Yakubi ile İbnü’n Nedîm’in eserlerinde Revvadilerin Kürtleşmiş Arap oldukları bilgisinin yer aldığını söylemiştir.

13. yüzyıl’da yaşayan Ermeni tarihçi Heyton (Hethum) şöyle der: “Postea vero Sarraceni amiserunt dominium Egipti et Medi, qui Cordins vulgariter dicembantur; regni Egipti dominium occupaverunt.” (Sonunda Araplar Mısır’ın yönetimini kaybettiler; ve Medler; “ki onlara Kürtler deniliyordu.” Mısır’a egemen oldular.)

Ayrıca İbn Haldun Mukaddime eserinde Selahaddin Eyyubi’den şu şekilde bahsetmiştir: “Frenkler, bu kiliseye tazirnde bulunur ve onun inşası ile iftihar ederlerdi. Nihayet Selahaddin Eyyubi el-Kurdi , Mısır ve Suriye mülküne müstakillen sahip oldu”. Son dönemde yeniden ağırlık gösteren diğer bir görüş ise tarihçi İbn Haldun’un Mukaddime eserinde belirttiği üzere Selahaddin Eyyubi’nin atalarının, Yemen’in Himyeri vilayeti eşrafından Hezbâniyye Kürtlerinin Ravvadi aşretine mensup Araplardan olması ve bu aşiretin Himyeri bölgesini yüzyıllarca yönetmiş olan Devs hanedanına akraba olmasıdır.[kaynak belirtilmeli]Tarihçi Yakubî’nin bir kaydına göre de Revadî Kürtleri, Revvâd b. El-Musanna el-Ezdî’den gelir ve bu şahıs da 758 yılında Basra’dan Azerbaycan’a yerleştirilen Yemen Araplarındandır. Selahaddin’i en iyi tanıyan ünlü tarihçi İbn-i Şeddad’a göre “Necmeddin Eyyub’un babasının Şadi oldugunu belirterek, Necmeddin Eyyub Şadi üzerinde başka hiçbir isim ilave etmez ve Kürt olduklarını belirtir. Ancak Eyyubi meliklerinden bir kısmı kendilerinin Kürt olmayıp Arap oldugunu söylemiştir bunlardan biri de Selahaddi’in kardeşinin oğlu el Melikü’l-Mu’izz ismail idi[kaynak belirtilmeli]. Babası Seyfülislam Tuğtekin’den sonra Yemen yönetimini üstlenen İsmail, el Mu’iziz Lidinillah ismiyle Yemende kendisini Halife İlan etmiştir. fakat daha sonra bunun kendi emelini için yaptığı ortaya çıkmış Amcası Kamil bin Adil De bunu yalanlamıştır”.

Selahaddin tanınmış bir ailede dünyaya geldi.Doğduğu gece, babası Necmeddin Eyyub ailesini de alarak Halep’e göçtü. Burada Kuzey Suriye’nin güçlü Türk valisi İmadeddin Zengi’nin hizmetine girdi.

Dedesi Şadi, Bağdat şehrinin valisi olan Bihruz’un yakın arkadaşı idi. Bihruz nüfuzunu kullanarak Şadi’nin oğlu Necmeddin Eyyub’un Tikrit’in kumandanlığına atanmasını sağlamıştır. Böylece Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar Şadi’yi ailesiyle birlikte Tikrit civarına yerleştirdi.

İmadeddin Zengi’nin ordusu 1131’de Karaca el-Saki tarafından mağlup edildi ve Zengi, Tikrit’e sığındı.kaynak belirtilmeli]Selahaddin’in babası Necmeddin Eyyub ve amcası Esedüddin Şirkuh (Şirkuh: Farsçada Dağ Aslanı anlamındadır), Zengi’ye yardım etmiş ve Tikrit’te hapsedilen Aziduddin el-Mustevfi’nin kaçmasını sağlamışlardır.[kaynak belirtilmeli]Bunun üzerine Bihruz ile araları açılmış, buna mukabil Musul ve Halep Atabeyi Zengilere yaklaşmışlardır. Şirkuh’un bir Selçuklu yüksek memuru öldürme olayından sonra iki kardeş Zengi’ye başvurmuş ve 1138’de görevinden alınan Necmeddin Eyyub ve ailesi İmadeddin Zengi’nin hizmetine girmiştir. Selahaddin’in annesi Selçukluların Harim emiri Şihabeddin Mahmud ibn Tokuş el-Harim’un kızkardeşidir. Şam bölgesini yöneten Tutuş’un aksine, Tekeş ile ilgili bir olay, İbn-ul Esir tarafından aktarılıyor Kız kardeşi Sitti Şam (Zümrüt Hatun) önce Hüsameddin Muhammed bin Ömer bin Laçin’in babasıyla daha sonra Selahaddin’in amcası Şirkuh’un oğlu Nasreddin Muhammed ile evlendirildi.

Kardeşlerinin isimleri Tacülmülk Böri, Seyfülislam Tuğtekin,Melik Adil Ebu Bekir ve Şahinşah’dır. Torunlarından 13. yüzyılda yaşayan Okçu Yusuf, Selçuklu İmparatorluğu’nun okçu kuvvetlerinin komutanı idi. Selçuklu Sultanı Alaaddîn Keykubat’ın en güvendiği komutanlardan biriydi.

Büyük bir İslâm komutanı olan Okçu Yusuf’un en dikkat çekici özelliklerinden biri, İslâm tarihinin büyük komutanı Selahaddin Eyyubi’nin torunu olmasıdır. Aynı Zamanda ipek yolu’nun koruyuculuğunu yapmaktaydı.

Çocukluğu ve Eğitimi

İmadeddin Zengi’nin, babası Necmeddin Eyyub’u vali olarak atadığı Baalbek ve Şam’da büyüyen Selahaddin, ayrıcalıklı bir çocukluk geçirmedi. İyi bir tahsil aldı. Askeri eğitimden ziyade dini derslere de meraklıydı. Sanatla ve ilimle uğraşırdı. Selahaddin’in biyografisini yazan El-Wahrani Onun Öklid Geometrisi, astronomi, matematik ve aritmatik konularında uzman olduğunu belirtir. Mantık, felsefe, sosyoloji, fıkıh (İslam hukuku) ve tarih öğrendi, Şam’daki Dar’ul-Hadis’den (Hadis Üniversitesi) mezun oldu. Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçe dillerini biliyordu.

Erken Hizmet Dönemi

Yirmi altı yaşındayken amcası tarafından eğitilmek üzere kendi hizmetine alındı. Mısır’ın güçlü aşiretlerinden Banu Ruzzaiklerin ele geçirilmesinde Fatımi halifesinin yanında savaştı. Daha sonra Haçlı ordusunun elinde bulunan Mısır’daki Bilbeis şehrinin ele geçirilmesinde görev aldı. Bilbeis’in ele geçirilmesinden sonra karşılaştıkları Haçlı ordusuna karşı amcasının ordusunun sol kanadını oluşturan süvari birlikleri ile elde ettiği başarılar sayesinde kendini gösterdi.[45] Savaşın sonunda haçlı kumandanı “Kayseryalı Hugh” (Hugh of Caesarea) Selahhaddin’in birliğine saldırdığı esnada esir düştü. Savaşın sonunda Selahaddin ve amcası Şirkuh İskenderiye’ye geçtiler. Burada kendilerine halife tarafından para, asker ve bir kale verildi. Kaleye saldıran Mısır haçlıları Şirkuh’un birliklerini dağıtmayı başardılar fakat Selahaddin’in birlikleri kalenin düşmesine engel oldu.

Haçlılarla Mücadelesi

Mısır Seferleri

I. Haçlı Seferi sonucunda kurulan Kudüs Krallığı; gözünü Mısır’a dikmişti. Zamanda Mısır’ın alınabilmesi için çok elverişliydi. O günkü Mısır’daki Fatımiler devletinin iç siyaseti karışıklıklar içindeydi. Mısır veziri Şaver, bir saray darbesi sonucu rakibi olan diğer vezir Dırgam’a yenilip vezirlikten olunca gizlice Şam’a, Nureddin Mahmud Zengi’nin yanına gitti ve yardım istedi (1164). Nureddin Zengi bu olayı fırsat bilerek İslam dünyasındaki iki başlılık problemini halledebileceğini ve Müslümanlar’ı tekrar tek çatı altında birleştirip Haçlılar’la mücadele konusunda güçleneceğini hesaplayarak Şaver’e olumlu yanıt vermiştir.

Birinci Mısır Seferi
Sultan Nureddin, Mısır’da Şaver’e yardım etme görevini Esedüddin Şirkuh’a verdi. Şirkuh bu görevi; kardeşinin oğlu Selahaddin’i yanında götürmek karşılığında kabul etti. Eyyub’un oğlu Selahaddin ise, inzivaya çekilmekten ve ilim meclislerinde bulunmaktan büyük bir zevk duyardı. Bu yüzden savaşa gitme tekliflerini bin bir ricayla kabul etti. Ardından Şirkuh ve askerlerle yola çıktı. Selahaddin’in askeri hayatı bu noktada, amcası Esedüddin Şirkuh’un hizmetine girmesiyle başladı. Bu arada Mısır’da işler iyiden iyiye karışmıştı. Şaver, rakibi Dırgam’ı mağlup etmeyi başarmıştı ve Sultan Nureddin’den gelecek desteğe ihtiyacı kalmamıştı. Sultan Nureddin’e bağlı askerlerin müdahalesinden korkan Şaver, cizye karşılığında Kudüs Krallığı’ndan yardım istedi ve deniz yoluyla bir Haçlı ordusu, kendisine yardım için gönderildi. Haçlı ve Mısır ordusu, Afrika ile Asya’nın birleştiği noktada buluştular ve savunmaya geçtiler. Bu durum karşısında çok şaşıran Selahaddin ve Şirkuh, yanlarındaki az bir kuvvetle ne yapacaklarını bilemediler. Daha sonra Selahaddin, ordunun komutasını ele aldı ve Sultan Nureddin’den gelecek yardımı bekleme fikrini beyan etti. Ardında ustaca bir manevrayla Belbis kalesini ele geçirdi. Beriden Sultan Nureddin ise, Selahaddin ve Şirkuh’a doğrudan yardım yerine Haçlı topraklarına yürüyürek onları geri çekilmeye zorladı. Bu yüzden çekilen müttefiklerinden ümidi kesen Şaver, Sultan Nureddin’in hücum etmesinden korkarak Şirkuh’un ordusuyla sulha mecbur oldu. Selahaddin, sulh şarlarını bizzat kendi tespit etti. Sulh yapıldıktan sonra Şam’a dönen Selahaddin, can dostu olarak gördüğü ilim ve irfan sohbetlerine yeniden katılmaya başladı. Bu seferle beraber Selahaddin, askeri alanda ilk maharetini gösterdi. Önceleri Selahaddin bir ilim adamı olmak istiyordu, yönetici olmak gibi bir niyeti yoktu. Nureddin Mahmud, Selahaddin’in bütün karşı çıkmalarına rağmen askeri sahada Selahaddin’den faydalanmak istemişti.

İkinci Mısır Seferi
Sultan Nureddin, Şirkuh’un ifadelerinden Mısır’ın fethinin kolay olacağını anlamıştı ve bu yüzden Şirkuh’u bir kez daha Mısır üzerine gönderdi. Şirkuh, Selahaddin’in yeniden kendisiyle gelmesi şartıyla bunu kabul etti. Çoğu kişinin ricasını reddeden Selahaddin, Sultan Nureddin’in ricasına dayanamayarak sefere çıktı.

Sultan Nureddin’e bağlı bir ordunun üstüne geldiğini duyan Şaver, cizye vaadiyle Haçlılar’dan yardım istedi. Kudüs’ten hareket eden Haçlı ordusu, Asya ile Afrika’nın birleştiği yerde Şaver ve ordusuyla buluştu. Bunların toplam sayısı 30.000’e baliğ oluyordu. Şirkuh ve Selahaddin’in yanındaysa 2.000 asker vardı. Selahaddin, ordunun kumandasını eline aldı ve kısa bir sürede Sina Çölü’nü aştılar. Kendilerinin 15 misli olan düşmalarını mağlup etmeyi başardılar ve İskenderiye’ye gelip bu kaleyi ele geçirdiler. Çok kısa bir sürede kale halkının muhabettini kazanan Selahaddin, canları pahasınada olsun bu halkın, kendisiyle savaşacağını anladı. İskenderiye’nin düştüğü haberini alan, Mısırlılar ve Haçlılar, önceki mağlubiyetin etkisinden çıkıp İskenderiye üzerine yürüdüler. İskenderiye çok önemli bir mevkiydi ve doğu ile batının ticaret merkeziydi.

Şirkuh ve bazı askerler, şehir dışında mühim bir mevkiyi tutarak Sultan Nureddin’den gelecek yardımı beklemeye koyuldular. Selahaddin ve yanındakilerse şehri müdafaaya koyuldular. Selahaddin, kaleyi üç ay boyunca başarıyla savundu. Fakat Haçlılar’a desteğe gelen bir Rum donanmasının deniz yolunu kesmesi sebebiyle umduğu yardımı bulamayan Şirkuh, zaten erzak sıkıntısı çeken kalenin kurtarılmasını mümkün görmeyerek hiç olmazsa maiyetindeki askerleri selamete çıkarmak düşüncesiyle tuttuğu mevkiyi bıraktı ve çekilmeye başladı. Selahaddin, Şirkuh ve askerlerinin gitmesinden sonra sulh istemekten başka çare bulamadı. Sulh şartı olarak askerleri ve silahlarıyla beraber Suriye’ye dönmeyi istiyordu. Sulh yapıldıktan sonra Selahaddin ve askerleri kaleden çıktılar. Kudüs kralı, büyük bir ordu beklerken 100 kadar yaralı askerin kaleden çıktığını görünce çok şaşırdı. Zaten böyle kahramanlıklara hayran olan Kudüs kralı, üç gün süreyle Selahaddin ve askerlerini ordugahında misafir etti. Selahaddin, bu üç gün içinde Hristiyanlar’ın ordu tertibatına ve Hristiyan kumandanlar arasındaki çekişmelere vakıf oldu. Bu bilgiler ilerideki mücadelelerde çok işine yarayacaktı. Misafirlikten sonra Suriye’ye dönen Selahaddin, kendini tekrar ilim ve irfan sohbetlerine verdi.

Üçüncu Mısır Seferi
Yardıma gittiği Fatımi hükümetinin aciziyetini gören Kudüs kralı, savaş ilanına daha lüzum görmeyerek sınırı geçti ve Kahire civarına kadar geldi. Bunun üzerine Sultan Nureddin’e mektuplar gönderen Fatımi halifesi, yardım talep ediyordu. Sultan Nureddin bu talebi kabul etti ve Şirkuh’u yeniden Mısır üzerine gönderdi. Selahaddin’de bin bir rica ile üçüncü sefere gitmeyi kabul etti. Selahaddin, adeti olduğu üzere büyük bir süratle emrindeki öncü kuvvetlerle önüne tesadüf eden tüm düşman birliklerini perişan etti ve Şirkuh ile esas ordunun, kılıç çekmesine dahi lüzum kalmadan Kahire civarına kadar gelmelerini temin etti. Şaver’in cizye vaadi ve laf kalabalığıyla oyaladığı Haçlı ordusu, bu hücumu haber alır almaz dağılıp firar etti.

Kudüs kralının geri dönmesinden sonra Sultan Nureddin’e bağlı kumandanların varlığından hoşnut olmayan Şaver, bir ziyafet tertib edip hepsini ortadan kaldırmaya karar verdi. Şaver’in bu teşebbüsünü öğrenen Şirkuh büyük ıstıraplara düştü. Selahaddin ise Şaver’den önce davranıp çölde bir ziyafet düzenledi ve ziyafete Şaver’i de davet etti. Ziyafet mahaline yaklaşan Şaver’i karşılamak için yanına giden Selahaddin, yanındaki muhafızlardan çekinmeksizin Şaver’i kolundan tutup çekti ve atından düşürdü. Hadiseyi gören dalkavuklar derhal dağıldı. Zaten Şaver’in iktidar mücadelelerinden bıkmış olan Fatımi halifesi, Şaver’i ortadan kaldırmak için fırsat kolluyordu. Bu olayı duyunca Şaver’i idam ettirdi ve boşalan vezirlik makamına, Sultan Nureddin’den korktuğu için Şirkuh’u getirdi. Fakat bir-iki ay sonra Şirkuh vefat etti.

Eyyubi Devleti’nin kurulması

1171’de Mısır’da Şii Fatımi halifeliğine son vererek Sünniliğe dönüldüğünü ve Bağdat’taki Abbasi halifeliğine bağlılığını ilan eden Salaheddin Eyyubi böylece Mısır’ın tek yöneticisi durumuna geldi. Böylece İslam dünyasındaki iki başlılık son bulmuş ve biri Bağdat’ta, biri de Mısır’da olmak üzere mevcut olan iki halifeli yapı değiştirilmiş oldu. Artık İslam dünyasında tek bir halife vardı. Bu olay müslümanların haçlılara karşı birleşmesinde tarihi dönemeçlerden birisi olmuştur.

Selahaddin Nureddin Mahmud Zengi’ye hayatı boyunca bağlı kaldı, fakat Nureddin’in 1174 yılında vefat etmesiyle durum değişti. Selahaddin, Nureddin’in dul eşi İsmedüddin Hatun ile evlendi. Fakat Nureddin’in yerine geçen oğlu İsmail, Selahaddin’i tanımadı ve işbirliğine yanaşmadı. Mısır’daki zengin tarım topraklarını mali dayanak olarak kullanan Selahaddin, Nureddin’in çocuk yaştaki oğlu adına naiplik talebinde bulunmak üzere küçük, ama çok disiplinli bir orduyla Suriye’ye hareket etti. Ama çok geçmeden bu talebinden vazgeçti.

1177 yılındaki Montgisard Muharebesinde Kudüs kralı IV. Baudouin’e yenildi. 1186’ya değin Suriye, Kuzey Mezopotamya, Filistin ve Mısır’daki tüm Müslüman topraklarını kendi bayrağı altında birleştirmeye girişti ve İslam birliğini tekrar kurdu. Zamanla sahtekarlık, ahlaksızlık ve gaddarlıktan uzak, cömert, erdemli, ama kararlı bir hükümdar olarak ünlendi. O zamana değin iç çekişmeler ve yoğun rekabet yüzünden Haçlılara direnmede güçlük çeken Müslümanların maddi ve manevi açıdan güçlenmelerini sağladı.

Hıttin Savaşı

Selahaddin, yeni ya da gelişmiş askeri teknikler kullanmak yerine, çok sayıdaki düzensiz kuvvetleri birleştirip disiplin altına alarak askeri güç dengesini de kendi lehine çevirmeyi başardı. 1187’de bütün gücüyle, Latin Haçlı krallıklarına yöneldi. Bu arada Kudüs Kralı ölmüş yerine Lüzinyanlı Guy geçmişti.

Selahaddin, Kudüs kralını ve ordusunu Kuzey Filistin’de Tiberya yakınlarında Hıttin’e kadar getirmeyi başardı. Hıttin kuyularıyla ünlü bir yerdi. Selahaddin çok önceden kuyuları tutmuştu, böylece haçlılara bir damla su bırakmadı.

Kudüs ordusu günlerce süren yürüyüşten sonra 4 Temmuz 1187’de tükenmiş ve susuzluktan bitkin düşmüş bir halde Selahaddin ile karşılaştı, İslam ordusu çoktan kuyuları tutmuş ve hiçbirini bırakmak gibi bir niyeti de yoktu. Bu noktadan sonra geri dönemediler ve Selahaddin’in karşısına çıkmak zorunda kaldılar. Hıttin Muharebesi’nde Selahaddin, Kudus Kralı Lüzinyanlı Guy komutasindaki Haçlı ordusunu yenmeyi başardı.

Haçlıların verdiği kayıpların büyüklüğü Müslümanların Kudüs Krallığı’nın neredeyse tümünü ele geçirmesini sağladı. Akka, Betrun, Beyrut, Sayda, Nasıra, Gaman, Caesarea, Nablus, Yafa ve Aşkelon üç ay içinde düştü.

Salaheddin Haçlılara en büyük darbesini ise 88 yıl Frankların elinde kalan Kudüs’ü 2 Ekim 1187’de teslim alarak indirdi.

Üçüncü Haçlı seferi

Selahaddin’in başarısına düşen tek gölge Sur’un ele geçirilmemesiydi. 1189’da Haçlı işgali altında yalnızca üç kent kalmış, ama sağ kalan dağınık Hristiyanlar zorlu bir kıyı kalesi olan Sur’da toplanarak Latin karşı saldırısının çıkış noktasını oluşturmuşlardı.

Kudüs’ün düşmesiyle derinden sarsılan Batılılar yeni bir Haçlı seferi çağrısında bulundu. III. Haçlı Seferi çok sayıda büyük soylu ve ünlü şövalyenin yanı sıra, üç ülkenin krallarını da savaş alanına çekti.

III. Haçlı Seferi uzun ve tüketici oldu. İngiltere Kralı I. Richard (“Aslan Yürekli” Richard) hiçbir sonuca ulaşamadı. Haçlılar Doğu Akdeniz’de ancak güvensiz bir toprak parçasına tutunabildiler. Kral Richard Ekim 1192’de dönüş için yelken açtığında savaş sona ermişti.

Çocukları

Selahaddin Eyyubi’nin 17 oğlu ve bir kızı olmuştur. Eyyûbîlerin tarihçisi İbn Kesir’in eserinde verilen bilgilere göre günümüze gelen çocuklarının isimleri şunlardır.

– Efdal Nureddin Ebu Hasan Ali (d.y. Mısır),(d.Haziran 1170 – ö. Haziran 1225) Eyyubiler Şam Emiri (1193-1196)
– Aziz İmadeddin Ebu´l Feth Osman (d.y. Mısır),(d.Ocak 1172 – ö. Kasım 1198) Eyyubiler Mısır Sultanı (1193-1198)
– Zafir Muzaffereddin Ebu´l Abbas Hızır (d.y. Mısır),(d.Nisan 1173)
– Zahir Gıyaseddin Ebu Mansur Gazi (d.y. Mısır),(d.Nisan 1173 – ö. Ekim 1216) Eyyubiler Halep Emiri (1193-1216)
– Aziz Fethettin Ebu Yakub îshak (d.y. Dımaşk),(d.1174)
– Necmeddin Ebu´l Feth Mesud (d.y. Dımaşk),(d.1175)
– Ağar Şerefeddin Ebu Yusuf Yakub (d.y. Mısır),(d.1176)
– Zahir Mücireddin Ebu Süleyman Davud (d.y. Mısır),(d.1177)
– Muzaffer Kutbeddin Ebu´l Fadl Musa (d.y. Mısır),(d.1177)
– Eşref Muizzeddin Ebu Abdullah Muhammed(d.y. Şam),(d.1179)
– Muhsin Zahireddin Ebu´l Abbas Ahmed (d.y. Mısır),(d.1181)
– Muazzam Fahreddin Ebu Mansur Turanşah (d.y. Mısır),(d.Temmuz 1181 – ö.1260)
– Galib Nusayreddin Ebu´l Feth Melikşah (d.y. Şam),(d.1182)
– Rükneddin Ebu Said Eyyûb (d.y. Şam),(d.1182)
– Mansur Ebu Bekir (d.y. Harran),(d.1193)
– Nusayreddin Mervan (d.y. Şam),(d.1193)
– Şadî (d.y. Şam),(d.1193)
– Munise: Kocası, Amcasının oğlu Melik Kamil bin Adil’le evlendi.

Ölümü

Selahaddin başkent Şam’a çekildi. 1193 yılında öldü. Ölümünün ardından akrabaları imparatorluğu paylaştılar.

Lala, Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında Atabey karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. Saraya alınan acemilerin terbiyesine memur edilenlere de denir.
Osmanlı devrinde önemli devlet adamları ve zenginler de çocuklarının terbiyesine bakmak üzere “lala” istihdam ederlerdi. Lala, görünüşte hizmetkâr vaziyette idiyse de, terbiyesi kendisine havale olunan çocuğa karşı âmir yerinde bulunur; esasen yaşlı ve kâmil insanlardan seçildikleri için çocuklar da kendisine bir öğretmeni bir hoca gibi saygı duyardı.

Osmanlı padişahlarının çocukları olan şehzadelere de devlet sistemi ve diğer konularda eğitim veren lalaların, Osmanlı devlet teşkilatı içinde önemi büyüktür. Osmanlı şehzadeleri bir sancağa gittiklerinde yanlarında bulunan lala bölgenin idaresinden ve şehzâdenin eğitiminden sorumlu olurdu.

Lalalık sistemi, Eski Yunan ve Roma’da da görülmüştü. Okulların çok az olduğu Roma’da, asilzadeler çocuklarının eğitimi için lalalar görevlendirmiştir.

Lalanın sözlük anlamı ise, “çocuğun bakım, eğitim ve öğretimiyle görevli kimse” olarak tanımlanabilir. Ayrıca padişahlar zaman zaman vezirlerine seslenirken de bu şekilde hitap ederdi.

Türkiye’nin yüz ölçümü olarak en büyük ili olan KONYA iç Anadolu bölgesinde yer almaktadır. Toplam yüz ölçümü 40.838 km’dir. Türkiye’nin Türkiye İstatistik Kurumu 2017-2018 verilerine göre en kalabalık 7. ili olan Konya’nın nüfusu 2.205.609 dur. Meram,Selçuklu ve Karatay merkez ilçeleri başta olmakla birlikte toplamda 31 ilçesi vardır.

Konya ili yüz ölçümü büyüklüğünden dolayı komşuları 9 ilden oluşuyor. Bunlar Ankara, Aksaray, Niğde, Mersin, Antalya, Eskişehir, Isparta, Karaman ve Afyonkarahisar‘dır.

İle adını veren Konya şehrinin isminin Kutsal Tasvir anlamındaki “İkon” sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Mitolojide bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bu hikâyelerden birinde anlatıldığı üzere, kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, İkonion dur. İkonion adı, zamanla İcconium’a dönüşür.

Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen, Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium gibi yeni adlar alır. Bizans kaynaklarında Tokonion olarak geçen şehre ve bölgeye verilen diğer isimler şöyledir: Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia…

Araplar kentin ismini Kuniya olarak degiştirmişlerdir, Selçuklu ve Osmanlı döneminde bu ad Konya’ya dönüşmüştür.Günümüzde de kent hala Konya adını taşımaktadır.

Gezilebilecek Yerler

Birçok tarihi, kültürel, doğa hazinesine sahip ve tarih boyunca muazzam bir yerleşim ve ticaret kenti olan Konya, tarihi İpek Yolu üzerinde bulunmaktadır. Müzeler, camiler, abideler, hanlar ve kümbetleriyle Konya bir turizm kentidir.

Konya ziyaretinizde Mevlana Müzesi’ni görmeden kentten ayrılmamalısınız. Mevlana dergahı olan Kubbe-i Hadra (Yeşil Kubbe) 1954’den bu yana Mevlana Müzesi olarak kullanılmaktadır. Mevlana geleneğine dair her şey 18.000 m²’lik bir alan üzerine kurulu bu yerden bütün dünyaya yayılmıştır. Bu müzede hoşgörü ve barış insanı olarak ün yapmış
Mevlana Hazretleri’ne dair her şeyi bulabilirsiniz.

Arkeoloji Müzesi, Etnografya Müzesi, Mezar Anıtları Müzesi, Akşehir Müzesi, Akşehir Arkeoloji Müzesi, Akşehir Atatürk Müzesi görmeniz gereken müzelerdir.

Konya’nın görülmesi gereken önemli tarihi hazinelerinden biri de kent merkezine 60 km uzaklıkta bulunan Çatalhöyük’tür. Çatalhöyük tarihteki ilk yerleşim alanı olması ve ilk kutsal yapının burada inşa edilmiş olması nedeniyle önemli bir yerdir.

Kentte bulunan Kilistra Antik Kenti İsa’nın havarilerinden Saint Paul’ün kitlelere hitap ettiği yerdir.

İnsanı kahkahaya boğan, fıkralarıyla bütün dünyanın tanıdığı Nasreddin Hoca Konya’nın Akşehir ilçesinde doğmuştur. Nasrettin Hoca’yı daha yakından tanımak isteyen yerli yabancı turistler Akşehir’i yoğun şekilde ziyaret eder.

Kültür ve Eğlence

Dokumacılık, bakırcılık, ağaç işlemeciliği, deri ticareti, keçe yapımı, tahta kaşık yapımı ve mücevherat Konya el sanatları kültürünü temsil eder.

Meke Krater Gölü, Beyşehir Gölü, Beyşehir Gölü Milli Parkı ve Akşehir Gölü doğa yürüyüşü için çok hoş ortamlar sunar. Konya’da görmeniz gereken çok sayıda doğal güzellik sizi beklemektedir. Ilgın Termal Turizm Merkezi (Ilgın-Akşehir) ve Köşk Kaplıcaları (Hüyük-Beyşehir) termal turizminin en güzel örneklerindendir. Ayrıca Konya’da kuş gözetleme yerleriyle yüzlerce farklı kuşun yaşamasına ve izlenmesine olanak tanıyan çok sayıda göl vardır. Akşehir, Çavuşçu, Uyuz, Kozanlı ve Kulu Gölleri Konya ziyaretinizde gezebileceğiniz kuş bölgelerinden bazılarıdır.

Ebru sanatı, el yazması ve resim de yerel sanatın başlıca unsurlarıdır.

Yeme İçme

Sebze, et ve un yerel mutfağın ana bileşenleridir. Konya’nın en meşhur yemeği etli ekmeği mutlaka denemeniz gerekir. Özellikle şehir merkezinde en güzel etli ekmekleri yiyebileceğiniz etli ekmek lokantalarından çok sayıda bulabilirsiniz. Yöre mutfağı ayrıca çorbalar ve börek çeşitleri bakımından da oldukça zengindir.

Yöre Çorbaları: Tayga, mercimekli oğmaç, arapaşı, tandır, süt, tutmaç ve erişte çorbaları.

Et yemekleri: Fırın kebabı, etli ekmek, çullama, topalak köfte ve cella.

Meşhur Sebze yemekleri: Ekşili kabak, yumurtalı kabak, zülbiye, patlıcan bayıltan, lahana kapama, patlıcan böğürme ve çöpleme.

Börekler: Kıymalı ve peynirli börek, kıkırdaklı börek, tandır sac, su böreği, sedirler ve tatar böreği.